Karabuğday Unu Şişmanlatır mı? Kayseri’de Bir Defterin Sayfalarına Sızan Soru
Bir sabahın erken saatleri ve mutfağın sessizliği
Kayseri’de sabahlar hep biraz serttir. Hava soğuk olur, pencere kenarına dokunduğunda bile insanın içi ürperir. O sabah da öyleydi. Annemin mutfakta çıkardığı tencere sesleri evin içinde yankılanırken, ben masanın köşesine oturmuş, defterimin kapağını açıyordum. O defter benim için sadece yazı değil, bir tür kaçış kapısıydı. İçimde biriktirdiğim her şeyi oraya dökerdim.
Son günlerde kafamı kurcalayan tek bir soru vardı: Karabuğday unu şişmanlatır mı?
Bunu yazarken bile içimde bir sıkışma hissediyordum. Çünkü mesele sadece un değildi. Aslında mesele, aynaya baktığımda gördüğüm o yüzdü. Biraz yorgun, biraz dolgun, biraz da kendine kızgın.
Annem mutfaktan seslendi:
“Yine mi diyet işleri?”
Ses tonunda hem alışkanlık hem de hafif bir endişe vardı. Ben ise cevap vermedim. Çünkü bazen kelimeler, insanın içindeki karmaşayı anlatmaya yetmiyor.
Karabuğdayla tanışma: umut gibi görünen bir paket
O gün öğleden sonra dışarı çıktım. Kayseri’nin soğuğu yüzüme çarparken, bir aktara girdim. İçerisi tarçın, çörek otu ve farklı bitkilerin kokusuyla doluydu. Rafların arasında dolaşırken gözüm küçük bir pakete takıldı: karabuğday unu.
Elime aldığım an, sanki hayatımda yeni bir sayfa açılacakmış gibi hissettim. Paketin üzerinde “glütensiz” yazıyordu. O kelime bile bana umut gibi gelmişti. Sanki “hafiflik” vaat ediyordu.
Kasada görevli adama sordum:
“Bu karabuğday unu şişmanlatır mı?”
Adam kısa bir süre düşündü.
“Ne kadar yediğine bağlı,” dedi sadece.
İşte o cevap, beni hem rahatlatmış hem de daha çok düşündürmüştü. Çünkü hayatımda her şey zaten “ne kadarına bağlı”ydı. Mutluluk da, yemek de, kendimi sevmem de.
Eve dönerken elimdeki poşete defalarca baktım. İçimde garip bir heyecan vardı. Sanki bu unla her şey değişebilirdi. Sanki kendimi yeniden yazabilirdim.
Mutfakta ilk deneme ve kırılan beklentiler
Ertesi sabah erken kalktım. Annem hâlâ uyuyordu. Sessizce mutfağa girdim. Karabuğday ununu tezgâha koydum. Tarif defterimi açtım ama aslında tariften çok, içimdeki karmaşayı çözmeye çalışıyordum.
“Sağlıklı pancake yapacağım,” diye yazmışım deftere. O an gülümsedim ama bu gülümseme biraz zorlamaydı.
Hamuru hazırlarken ellerim titriyordu. İçimde bir ses sürekli konuşuyordu:
“Ya bu da işe yaramazsa?”
Tavayı ocağa koyduğumda, evin içi yavaş yavaş karabuğday kokusuyla dolmaya başladı. İlk pancake’i çevirdiğimde biraz yandı. İkincisi dağıldı. Üçüncüsü ise… eh, yenilebilir gibiydi.
O an mutfağın ortasında durup düşündüm.
“Karabuğday unu şişmanlatır mı?”
Aslında mesele un değildi. Mesele, benim kendimle olan savaşımın başka bir nesneye taşınmasıydı. Bir şeyi suçlamaya ihtiyaç duyuyordum: bazen ekmek, bazen tatlı, bazen de sadece bir malzeme.
Annem mutfağa girdiğinde yüzüme baktı.
“Sen ne yapıyorsun burada?”
“Sağlıklı şeyler yapıyorum,” dedim.
Ama sesim bile inanmıyordu bana.
Günlük sayfalarında büyüyen bir iç hesaplaşma
O akşam defterime uzun uzun yazdım. Kayseri’nin gecesi pencereden içeri süzülürken, kalemim neredeyse durmadan hareket ediyordu.
“Kendimi sürekli bir şeylere göre ölçüyorum,” yazmışım. “Tartıya göre, aynaya göre, başkalarının bakışına göre…”
Karabuğday unu bile bu ölçülerin içine girmişti artık. Sanki o da benim hayatımda bir sınav olmuştu.
Bir yerde durup şu cümleyi yazdım:
“Karabuğday unu şişmanlatır mı, yoksa ben mi kendimi sürekli ağırlaştırıyorum?”
O an kalemim durdu. Çünkü cevap vermek kolay değildi. Sessizlik, odanın içinde daha ağır bir şey gibi duruyordu.
Kendime kızgındım. Ama aynı zamanda yorgundum da. Bu ikisi yan yana gelince insan ne yapacağını bilemiyor.
Arkadaş sohbeti ve gerçeklerle yüzleşme
Birkaç gün sonra arkadaşım Elif’le buluştuk. Bir kafede otururken konu yine yemeğe geldi. Elif her zamanki gibi rahattı, ben ise içimde sürekli hesap yapan biriydim.
“Ben karabuğday unu aldım,” dedim.
Elif kaşını kaldırdı.
“Ne yapacaksın onunla?”
“Sağlıklı şeyler yapmaya çalışıyorum,” dedim yine aynı cümleyi.
Elif güldü.
“Sen zaten sağlıklısın ya, neden bu kadar kasıyorsun?”
Bu cümle beni biraz sarstı. Çünkü ben kendimi hiç “sağlıklı” hissetmiyordum. Hep bir eksiklik, hep bir fazlalık hissi vardı.
O an yine o soru döndü zihnimde:
“Karabuğday unu şişmanlatır mı?”
Ama Elif’in söylediği bir şey daha vardı:
“Bir şeyi yiyip mutlu oluyorsan, o seni şişmanlatmaz. Ama kendinden nefret ederek yiyorsan, her şey ağır gelir.”
Bu cümle içime oturdu. Kolay değildi sindirmek.
Aynanın karşısında sessiz bir yüzleşme
O gece eve döndüğümde aynanın karşısında uzun süre durdum. Üzerimde eski bir tişört vardı. Kendime baktım, uzun uzun.
“Ben ne zaman böyle düşündüm?” dedim içimden.
Karabuğday unu dolapta duruyordu. Sanki bir suçlu gibi. Ama aslında suçlu değildi. Suçlu olan bir şey varsa, o da benim kendime yüklediğim anlamlardı.
Bir parça pancake ısıttım. Yanına hiçbir şey koymadan yedim. Ne mucize oldu, ne de değişim. Ama garip bir şekilde içim biraz daha sakindi.
O an fark ettim ki soru aslında yanlış yerdeydi.
“Karabuğday unu şişmanlatır mı?” değil,
“Ben kendime neden bu kadar yükleniyorum?”
Sonunda değişen şey tartı değil, bakıştı
Günler geçti. Karabuğday unu hâlâ mutfakta duruyor. Bazen kullanıyorum, bazen unutuyorum. Ama artık onunla ilgili hislerim değişti.
Kayseri’nin soğuk sabahlarında yine mutfağa giriyorum. Annem çay koyuyor. Ben artık her şeyi hesaplamıyorum. Defterime yazmaya devam ediyorum ama daha yumuşak cümlelerle.
Bazen aynaya baktığımda hâlâ eksikler görüyorum. Ama artık o eksiklerin hepsini tek bir yiyeceğe yüklemiyorum.
Karabuğday unu şişmanlatır mı?
Belki evet, belki hayır. Ama kesin olan bir şey var: insan kendini nasıl görüyorsa, asıl ağırlık oradan başlıyor.
İlgili Yazımız: Kabak çekirdeği ishal mi yapar kabız mı ?